Son dakika

Bosna Hersek

Tek suçları…

Her yıl temmuz tarihinin, Bosna'nın aynısı: Srebrenitsa. 1995'in yazında Sırplar tarafından işlenen o korkunç vahşet hem hatırlanır hem de önceki bir yıl evinde yeni tespit edilen kurbanlar Potoçari Şehitliği'ndeki geçici istirahatgâhlarına tevdi olunur. (Bizde “ebedî istirahatgâh” ibaresi genellikle kullanılır, ama ben kasten “geçici” dedim, ölümden sonra dirilmek ve âhirette geldiği her eylemin hesabını vermek için kıyam vermek var çünkü.)

Potoçari'de bu seneki merasimler yine hüzün hüzün:

En küçükleri 15 ve 16 yaşında tam 30 kişi, şehitliğe kendilerinden evvel defnedilen Boşnakların arasına katıldılar. Dün Potoçari’de ilave olarak 41 kabir daha açılarak, orada medfûn bulunanların yeni tespit edilen kemik parçaları da gömüldü. Kemik parçaları, evet. Zira soykırım kurbanlarının birçoğunun naaşları Sırp caniler tarafından parçalanarak farklı noktalardaki devasa çukurlara atılmıştı. Kalıntılar keşfedildikçe buralar “toplu mezar” olarak isimlendirildi, parçalar da -bazıları yıllar sürecek- kimlik tespit süreçlerine dâhil edildi. Ailelerin sağ kalan mensuplarından alınan DNA örnekleriyle kalıntıların eşleştirilmesi sadece uzun sürmüyor, kurban yakınları açısından acılarla ümitlerin iç içe geçtiği, travmatik ve çok sancılı bir zaman dilimi bu. Dakika dakika, soykırım kâbusunun yeniden hatırlandığı… Meselenin duygusal bir yanı da var: İnsanlar, yakınlarının kemiklerini defnederken, en azından “vücut bütünlüğü” sağlansın istiyor. “Belki devamı bu sene bulunur” diyerek, bulunan ve kimlik tespiti yapılan eksik kalıntıları hemen defnettirmek istemeyen aile çok.

Srebrenitsa Soykırımı’nda 7 binden fazla Boşnak katledilmişti. Dünkü definlerle birlikte, kurbanlardan 6 bin 751’inin en azından artık bir mezarı ve isimlerinin yazıldığı taşları oldu. Geriye bin civarında insan kaldı…

Tam bir ay önce, haziranın ortasında ziyaret etmiştim Potoçari Şehitliği’ni. Tek “suç”ları Müslüman isimleri ve soy isimleri taşımak olan Boşnakların mezarları arasında dolaşırken, dilimizden şu cümleler dökülmüştü:

“Avrupa’nın gözlerinin önünde böyle bir vahşet sergilenebildiğine göre, ‘modern’ dünyanın adaletine veya hukukuna asla bel bağlamamak gerekiyor. Güçlü olmaktan, elinde caydırıcı güç bulundurmaktan, kimliğini korumaktan ve daima tetikte durmaktan başka çare yok…”

Öyle ya, Srebrenitsa'daki kurbanların pek çoğu, komşuları ve hemşehrileri tarafından öldürülmüştü. Savaştan önce kaybolmuş, birlikte yaşam kapsamı erimiş ve mazide kalmış zannedilen hücreler, kinler ve düşmanlıklar birdenbire dirilmiş, en çok Müslümanın boynuna bir hançer olarak inmişti. Aynı köy, kasabayı ve şehri paylaştıkları Sırpların içinden fışkıran düşmanlık, herhalde Müslüman Boşnaklarının savaşı bizatihi onlardan bile daha fazla sarsmış olmalı. Ve şimdi, yaşananların neticesi, nesiller boyunca üzerinde düşünülecek ve sonraki nesillere aktarılacak bir ibret silsilesi şeklindeki önümüzde görünüyor.

Srebrenitsa Soykırımı üzerine çok şey var. Zaten söyledi, söyleniyor ve söylenecek de. Ancak, bu acı tecrübeden çıkarılacak olan üç ders, Müslüman olarak zihnimizin sürekli bir bölümünü tutmak durumundayız:

Bosna Savaşı, “modern” Batı'nın gözleri cephesi, Müslümanlar “yeterince” katledilinceye kadar devam edeceğine göre, aynı mezalim başka dönemlerde ve başka coğrafyalarda da tekrarlanabilir demektir. Nitekim tekrarlanıyor. “Bu yüzyılda, bu kadarı da olmaz” yanılgısını zihinlerden kovmak şartı.

Hiçbir şekilde rehavete kapılmadan, her alanda güçlü ve zinde olmaktan başka bakımını sürdürmek. İnsanoğlu, ancak karşısında caydırıcı bir kuvvet gördüklerinde haddini bilen bir varlık. Zalimleri ve hukuksuz canavarları böylesine pervasız yapan şey yalnızca kendi yırtıcılıkları değil, aynı zamanda karşılarında duranların dağınıklığı ve korkaklığıdır.

Tarih şuuru, nesilden nesle sürekli surette canlı tutulması gereken bir haslettir. Yakın ve temel uzak çevreyle barış içinde yaşamak bir hedef olmakla birlikte, eğer muhataplarımızın ısrarla gökyüzü çizdiği bazı noktalar varsa, oralara bağlı ve gözlemi korumak artık vazife haline gelir. Tarihi bilmek, işte tam burada hayatî bir rol oynamaktır.

Yazar: Taha Kılınç

Konuya göre haberler