İsrail’in Gazze saldırıları üzerinden Filistin halkına uyguladığı soykırıma sessiz kalmayan bir toplumun parçasıyız bugün. Türk toplumu milli ve manevi meselelerde, zulüm karşısında hızlı reaksiyon alabilen bir kimliğe sahip. Bazen sessiz çığlıklarla, bazen haykırışlarla amasız yürüyoruz zulme karşı.
Son dönemlerde en önemli ve kolektif reaksiyonumuz boykot oldu. Sosyal medyayı, teknolojinin bize sunduğu fırsatları, koordineli hareket etmeyi dünya görüşümüz ne olursa olsun bu konuda olağanüstü kullanıyoruz. Zaman zaman dozu kaçıyor mu, amacının dışına çıkıyor mu, bırakın o kadar da olsun.
Vatandaş bugün siyasal kimliğini bir kenara bırakmış, yıllardır ağır reklam bombardımanı altında olduğu, türlü ürün yerleştirmelerine maruz kaldığı markalara direniş gösteriyor. Bunu bazen sessiz oturma eylemleri ile bazen zincirler kurarak bazen de etkileyici dijital içeriklerle yapıyor.
Bir topluma karşı yapılan zulüm karşısında bir şey yapamamanın vermiş olduğu çaresizlik duygusunu takdir edilesi bir ruhla aşıyor.
PEKİ, BAŞARABİLİYOR MUYUZ?
İsrail saldırılarının başlamasıyla ithal markaların peş peşe zulme destek açıklamalarını hep birlikte takip ettik. Bunlardan en bilineni ve protesto edileni de hepimiz biliyoruz ki bir kahve dükkânı idi. Bekir Develi’nin zekâ fışkıran duygu dolu protestini hatırlıyoruz. Gençlerin sessiz oturma eylemlerini de. Peki, bu eylemler bu marka ya da markalara darbe vuruyor mu, biz bu işi kotarabiliyor muyuz? Bunu şahit olduğum iki örnek ile açıklayayım.
Areda Piar araştırma şirketinin Marketing Türkiye dergisi için yapmış olduğu “Kuşaklararası Kahve Savaşları” çalışmasını koordine ettim. Kahve için ilk durağın tüm kuşaklarda geçtiğimiz seneki araştırmanın aksine yerli bir marka olması, kuşakların kendilerini yerli marka kahve dükkânında prestijli hissetme duyguları tüm kuşaklarda özellikle de Z kuşağında boykot çağrılarının karşılık bulduğuna işaret ediyor.
İkinci durum ise, boykot edilen markaların bir anda tüketici dostu olmaları. İndirimler, kampanyalar, promosyonlar… Kaybetmiş oldukları tüketiciyi, prestiji geri kazanma çabası. Olağanın ötesinde bir iyimserlik, tüketici seviciliği. Tüketicinin, vatandaşın direncini kırmaya yönelik sosyal medya dezenformasyonlarını saymıyorum bile.
HER 10 KİŞİDEN 6’SI BOYKOT EDİYOR
Bir başka çarpıcı bulgu da AREDA Survey’in “Sosyometere Kasım-2023” sayısında. Türkiye’nin gündem ve siyasi nabzının tutulduğu bu ayki sayıda katılımcılara “İsrail bağlantılı firmaların mallarına karşı yürütülen boykota katıldınız mı” sorusu sorulmuş.
Katılımcıların %60,3’ü bu soruya evet yanıtını vermiş. Bu sonuç toplumun, tüketicinin boykotun dönüştürme gücüne olan inancının pekiştiğini gösteriyor. Vatandaşın tüketici gücünü kullanarak kendi değerleri ve öncelikleri doğrultusunda markalara karşı bir duruş sergilediğini ortaya koyuyor. Bu şekilde sosyal ve politik etki yaratma amacımızı belirginleştiriyoruz.
BOYKOT NE ZAMANA KADAR SÜRER
Türk tüketicisi aslında alışveriş alışkanlığını değiştirmeye istekli ve hazır bir yapıya sahip değildi. Eski deneyimlerden de uzun vadeli boykot için sabırlı bir davranış kalıbına sahip olmadığını görüyoruz. Geçmişte başarısı olmayan ama duyarlılık içeren doğal bir tepki olmuştu hep.
Ama bugün gelinen noktada toplumsal katılım, medyanın ilgisi, marka itibarlarına vurulan darbenin görünür olması, alternatif ürün ve ürün çeşitliliklerini var olduğu farkındalığı, boykotun dönüştürme gücüne olan inanç boykotun sürdürülebilirliğini ve başarı hedefini pekiştiriyor. Tüketiciyi markalar karşısında ve boykot sürecinde özne haline getiriyor.
Bizde boykot; tüketicilerin kolektif bir şekilde duyduğu öfkenin, gözyaşının, isyanın yankı bulduğu bir direniş biçimidir.
Yazar: Özgür Bayram Soylu







