ABD’nin İran’ı Körfez’den kuşatmaya başladığı günlerde Katar, Mısır ve Türkiye’nin tarafları bir anlaşma masasında buluşturma çabaları sayesinde oluşan o kısa süreli sükûnet ortamında, Tuğrul Bey’in mezarının Rey’de (Tahran) Burc-ı Tuğrul Beg (Günbed-i Tuğrul Beg) olarak anılan yerde; Sultan Melikşah’ın mezarının ise İsfahan’ın Ahmedâbâd semtinde bulunduğunu zikrederek, tarihî kolektif şuur ve millîlik esasında İran’ın halkıyla tarihiyle ve kültürel değerleriyle “bizim” olduğunu hatırlatma ihtiyacı duymuştum.
Bu hatırlatmayı yapmama şu endişem sebep olmuştur: Coğrafyamız, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere tarafından ulus devletler şeklinde on parçaya ayrılırken mesele sadece fiziki bir taksim değildi. Bu parçalamayla geçmişteki tarikat, mezhep, kabile merkezli ihtilaflar haince planlanmış siyasi telkinlerle yeniden güncellendi. “Düşmandan uzak durma psikolojisi” ustaca kullanılarak Müslüman halkların birbirlerine karşı duyarsızlaşmaları sağlandı. Böylece müşterek tarih şuuru zayıflatıldı; ortak değerler, hasletler ve hafıza aşındırıldı. Daha açık bir ifadeyle, ırkçı ve mezhepçi siyaset dinin önüne, hatta dinin yerine geçirildi ve böylece İslam’daki “kardeşlik” şiarı da günlük çıkarların belirlediği siyasi hesapların gölgesinde silikleştirildi.
Bugün yaşadıklarımız bu tarihî mühendisliğin güncel bir tezahürüdür. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sırasında söz konusu İngiliz oyununu yeniden devreye sokacakları, özellikle Suriye iç savaşı ve Gazze’deki Özürlük Harekâtından beri Türk kamuoyunda haklı olarak oluşan “İran tepkisi”ni kullanacakları açıktı yani siyaset, yine dinî reflekslerin önüne geçirilecekti.
“Endişem bütünüyle tahakkuk etti” demeyeceğim; fakat Hamaney’in ABD-İsrail saldırısında hayatını kaybetmesi ve İran şehirlerinin ateş hattına dönüşmesi karşısında Müslümanlar arasında ortaya çıkan tutum farklılığı, sözünü ettiğimiz ayrışmayı bir kez daha görünür kıldı. Mezhebi, meşrebi, siyaseti… her ne olursa olsun Hamaney bir Müslümandı. Ölümü karşısında rahmet dilemek bir dinî edeptir. Söz konusu ayrışmayla gündelik siyaset devreye sokularak sadece bir edep ihlali yapılmadı; aynı zamanda İngiliz tezgahlı tarihî tuzağın içine bir kez daha düşüldü.
Üsâme b. Zeyd’in (r.a.) “Lâ ilâhe illallah diyen hiç kimseyle savaşmayacağım” sözü sıradan bir ahlak cümlesiymiş gibi yine ıskalandı. Hamaney’in –tekrar edelim– mezhebi, meşrebi ve siyasi tutumu her ne olursa olsun, itikaden ve siyaseten Ehl-i Beyt çizgisine mensubiyet “iddiası”nda olduğu dikkate alınmadı. Salt bu aidiyet iddiasıyla bile “edeben” saygıyı hak ettiği düşünülmedi.
Oysaki İmam Gazzâlî, Sencer’in kendisine olan kırgınlığını gidermek için ona yazdığı mektupta şöyle diyordu: “…Sizinle görüşmek için sizden bir emrin çıktığını duydum. Fermanınıza uymak maksadıyla Musa Rıza’nın mübarek türbelerine geldim; İbrahim (as.)’ın kabrinde verdiğim (sultanlara yakın durmama) sözü(mü) bozmamak için ordugahınıza gelmedim. Bu mübarek türbenin başında diyordum ki: ey Resûlullah’ın torunu! Sen şefaati ol, ta ki Hak Teala İslam padişahını dünya hükümdarlığında kendi pederlerinden ileriye götürsün ve ahiret hükümdarlığında da Süleyman (a.s.)ın derecesine eriştirsin…” İmam’ın bu sözleri, mezhep farklılıklarının üzerinde bir edep bilincinin mümkün olduğuna dair açık bir delil değil midir?
Şia’nın İsnâaşeriyye koluna göre on iki imamın sekizincisi olan Ali er-Rızâ b. Musa el-Kâzım’ın Meşhed’de medfun oluşu, tarih boyunca Sünnî-Şiî ayrımının ötesinde bir hürmet alanı oluşturmuştur. Gazzâlî’nin yaptığı da budur: Tabi olmakla hürmet etmeyi ayırmak! Dolayısıyla biz Hamaney’in mezkur iddiasına, kaynağının güzelliği ve asaleti nedeniyle saygı duyar; fakat o iddiaya tabi olmayabiliriz. Ayrıca bu tercih, İslam ahlakı nazarında asla bir düşmanlık sebebi de olamaz.
Tam da burada şu temel ilkeyi hatırlamak gerekir: Siyaset dine dahildir; zira Müslüman hayatının dışında bir alan değildir. Fakat siyaset dinin yerine geçirilemez. Günlük siyasi hesaplar, itikadî ve ahlakî ölçülerin önüne konulduğunda, kardeşlik hukukunun yerini öfke; edebin yerini hoyratlık alır. Oysa Müslüman için esas olan, siyaseti dinin ahlakıyla sınırlamak; dini siyasetin diliyle araçsallaştırmamaktır.
Bugün ihtiyacımız olan şey, karşıtlıklar üzerinden beslenen bir siyasal kimlik değil; müşterek iman üzerinden inşa edilen bir edep bilincidir. Aksi halde her kriz anında aynı tuzağa düşer, her ölüm karşısında kardeşlik imtihanını kaybederiz.
Unutmayalım: Siyaset geçicidir, iktidarlar fanidir; fakat din (İslam) ve onun tamamladığı güzel ahlak kalıcıdır.
Kalıcı olanı geçici olana feda ettiğimiz gün, sadece bir devleti değil, kendimizi de kaybederiz.
Yazar: Ömer Lekesiz