1985 yılında dünyanın ekonomik ufkuna bakan herkes aynı soruyu soruyordu:
JAPONYA AMERİKA’YI GEÇECEK Mİ?
Bugün dönüp bakınca bu soru abartılı gelebilir. Ama dönemin psikolojisini anlamak için rakamlara bakmak yeterli.
Toyota, Sony, Hitachi, Toshiba… Japon sanayisi dünyayı adeta istila ediyordu. Amerikan otomotiv sektörü verimsizlikle boğuşurken Toyota üretim disiplininin sembolü olmuştu. Amerikan elektronik devleri tökezlerken Japon markaları küresel kalite standardını yeniden tanımlıyordu.
1985’te Amerika hâlâ büyüktü. IBM, Exxon ve General Electric gibi devler Japon rakiplerinden daha değerliydi. İlk üç büyük Amerikan şirketinin toplam piyasa değeri Japonya’nın ilk üç şirketinin yaklaşık iki katıydı.
Ama mesele yalnızca o günün rakamları değildi; gidişat korkutuyordu. Çünkü yalnızca dört yıl sonra, 1989’a gelindiğinde psikoloji tamamen değişmişti. Dünyanın en değerli şirketleri listesinde Amerikan sanayi devlerinden çok Japon finans kurumları görünüyordu. Industrial Bank of Japan, Sumitomo Bank, Fuji Bank, Dai-Ichi Kangyo…
O günün dünyasında artık soru “Japonya güçlü mü?” değil, “Japonya Amerika’yı geçiyor mu?” olmuştu. Bugün bunun ölçeğini anlamak için tek bir kıyas yeterli. Tek başına Nvidia’nın piyasa değeri yaklaşık 5 trilyon dolar seviyesinde.
Toyota, Mitsubishi UFJ, SoftBank, Tokyo Electron, Sumitomo Mitsui, Fast Retailing, Sony, Hitachi, Mitsubishi Corp ve Japonya’nın diğer kurumsal devlerini topladığınızda ortaya çıkan toplam değer yaklaşık 1.8 trilyon dolar seviyesinde kalıyor.
Tek başına Nvidia, Japonya’nın en büyük 10 halka açık şirketinin toplamından yaklaşık 3 kat daha değerli. Peki o dönem ne oldu?
PLAZA MÜDAHALESİ
1985’te Plaza Anlaşması imzalandı. Amerika’nın temel şikâyeti açıktı: Japonya ihracatla büyüyor, Amerika ise ağır ticaret açığı veriyordu. Çözüm olarak doların zayıflatılması, yenin ise değerlenmesi hedeflendi. Japonya kabul etti. Burada kritik mesele şu: Bu sadece teknik bir ekonomik mutabakat değildi; dönemin güç ilişkilerinin sonucuydu. Çünkü bu Japonya, İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan güvenlik mimarisi içinde yeniden inşa edilmişti. Askeri kapasitesi anayasal sınırlara tabiydi. Jeopolitik hareket alanı sınırlıydı. Güvenlik şemsiyesi büyük ölçüde Washington’du. Dolayısıyla Amerika ekonomik baskı yaptığında Tokyo’nun “hayır” deme kapasitesi bugünkü büyük güçlerle kıyaslanamayacak kadar dardı. Kur şoku geldi. Yen hızla değerlendi. İhracat rekabetçiliği baskılandı. Japonya bu şoku düşük faiz ve kredi genişlemesiyle telafi etmeye çalıştı. Tarihin en büyük varlık balonlarından biri oluştu. Hisse senetleri şişti. Emlak fiyatları kontrolden çıktı. Bankacılık sistemi aşırı kaldıraçlandı. Ve ardından uzun durgunluk başladı. Amerika Japonya’yı “çökertmek” için özel bir operasyon yapmadı. Ama Amerikan çıkarlarına göre tasarlanan finansal düzen, Japonya’nın kendi yapısal kırılganlıklarıyla birleşince Japon ekonomik yükselişini durduran sonuçlar üretti. Amerika rakibini tankla değil, finansal mimariyle yavaşlattı. BUGÜN NEDEN AYNI OYUN İŞLEMİYOR? Bugün birçok kişi aynı senaryonun Çin’e uygulanabileceğini düşünüyor. Ama tam burada tarih duruyor. Çünkü Çin, Japonya değil. Japonya savaş sonrası Amerikan güvenlik sisteminin içinde büyümüş bir ekonomik güçtü. Çin ise sistemin dışındaki rakip bir kutup. Nükleer güç. Devasa ordu. Kendi savunma sanayi altyapısı. Kendi teknoloji şirketleri. Kendi finansal kapasitesi. Kendi bölgesel nüfuz alanı. Ve en önemlisi: Amerika’ya güvenlik açısından bağımlı değil. 1985’te Washington Tokyo’ya ekonomik baskı yaptığında bunun arkasında yalnızca finansal güç değil, stratejik hiyerarşi de vardı. Bugün Pekin’e aynı tonda konuşmak çok daha zor. Çünkü masanın karşısında müttefik değil, sistemik rakip var. “Paranı değerlendir.” “İhracat avantajını azalt.” “Ekonomik modelini yeniden dengele.” Bu cümleler kulağa benzer gelebilir. Ama aynı cümle farklı aktörlerde farklı sonuç üretir.
Japonya için baskı. Çin için müzakere.
TRUMP’IN HEYETİ NEDEN ÖNEMLİ?
Bu değişimi en iyi gösteren fotoğraf Trump’ın son dış temaslarıdır. Bir zamanlar Amerika devlet gücüyle konuşurdu. Bugün şirket gücüyle de konuşuyor. Trump’ın son ziyaretindeki heyet kompozisyonuna baktığınızda klasik diplomatik ağırlığın yanında teknoloji, savunma ve iş dünyasının belirgin şekilde öne çıktığını görüyorsunuz. Bu tesadüf değil. Çünkü Washington artık yalnızca devlet-devlete baskı modeliyle sonuç alamıyor. Şirketlerini stratejik koz olarak kullanıyor. Çip üreticileri. Savunma şirketleri. Enerji devleri. Teknoloji CEO’ları. Bugünün diplomasisinde bunlar artık yalnızca ekonomik aktör değil; jeopolitik araç. Bir anlamda Amerika artık yalnızca devlet gücüyle değil, kurumsal sermayesinin küresel ağıyla da müzakere ediyor. Bu yumuşak güç değildir. Bu, devlet gücü ile şirket gücünün hibritleşmesidir.
ASIL DEĞİŞEN DENGE
1985’in Amerika’sı şunu söylüyordu: Kuralları ben koyarım. Bugünün Amerika’sı ise daha farklı konuşuyor: Kuralları yeniden müzakere edelim. Bu küçük bir ton farkı değil. Bu küresel güç mimarisindeki değişimin işaretidir. Bir zamanlar Japonya’ya ekonomik ayar verebilen Amerika vardı. Bugün Çin’i baskılamaya çalışan ama aynı zamanda onunla pazarlık etmek zorunda kalan Amerika var. Bu Amerikan çöküşü anlamına gelmez. Ama Amerikan tek taraflı belirleyiciliğinin aşındığını gösterir. Trump’ın CEO’larla yaptığı diplomasi tam da bu yüzden semboliktir. Çünkü Washington artık yalnızca Beyaz Saray’dan değil, şirketlerinden de güç devşiriyor. Plaza döneminin Amerika’sı rakibini hizaya sokabiliyordu. Bugünün Amerika’sı ise rakibini yavaşlatmaya çalışıyor. Çünkü bu kez karşısında Japonya değil Çin var. Ve tarih bazen aynı oyunu tekrar sahneye koyar. Ama oyuncular değiştiğinde sonuç da değişir.
Yazar: Mehmet Akif Soysal