Trump karşı tertip edilen sûikast teşebbüsü dünyâyı sarstı. Tepeden tırnağa müselleh olan Amerikan toplumu için Başkan sûikastleri çok da yadırgatıcı bir durum değil. Bugüne kadar ABD’de 47 Başkan vazife yaptı. Bunlara karşı en az 40 sûikast teşebbüsünde bulunuldu. Başkanlardan 4’ü hayâtını kaybetti.Bunlar sırasıyla Lincoln,, Garfield, Mc Kinley, Kennedy idi. Jackson , Roosevelt, Ford,Reagan, Bush gibiler ,bir kısmı ağır, bir kısmı hafif yaralanmalarla veyâ zarar görmeden vartayı atlatanlar tâifesindendi. Robert Kennedy, George Wallace gibi daha aday iken hayâtını kaybedenlerden bahsetmiyoruz bile. Bu manzaradan ç düz bir akıl yürütmeyle çıkarılabilecek yegâne hüküm, ABD’de Başkanlık makâmının hayli kanlı; Başkan olmanın çok ciddî riskler taşıyan bir iş olduğudur.
ABD’de Başkanlık sistemi hayli kritik, tesirli bir mevkidir. Her ne kadar denge ve denetleme mekanizmaları işlese de Başkan’ın inisyatifleri azımsanmayacak kadar geniştir. Namzetler , ABD’deki karmaşık iktidar yapıları arasındaki rekâbetin fonksiyonu olarak seçilir. Buraya kadar bir sorun yoktur. Hangi iktidar yapısı o evrede hâkim olursa onun istediği şahıs Başkan seçilir.
Sûikastlerin iki çeşidi olduğunu düşünürüm. İlki, meselâ Andrew Jackson ’a karşı iki defâ yapılan ve her ikisinden de kılpayı kurtulduğu sûikastler buna misâl olarak verilebilir. Jackson kampanyasında Merkez Bankasının kurulmasına, yâni finansal kuvvetlerin kontrol dışı yapılanmasına ve ABD ekonomisine çökmesine “No Banks” sloganıyla karşı çıkıyor ve seçimi kazanıyordu. Sûikasti, bu başarı karşısında küplere binen finans baronlarının tertip etmiş olduğuna dâir çok az şüphe vardır. Andrew Jackson Güneyli kafasına sâhip gözüpek adamdı. Sonuna kadar mukavemet etti. Para baronları gâyelerine, ancak ondan sonra alkolizmi meşhûr Wilson devrinde vâsıl olabildi.
İkinci sûikast sâiki ise daha karmaşık bir yapıya sâhiptir. Burada tehlike hasımdan değil, doğrudan Başkanı iktidâra taşıyan kuvvetlerden gelir. Bu da daha çok işbaşına gelen Başkan’ın çizgi dışı, kendisinden beklenmeyen kararlar vermeye başlamasıyla çok irtibatlıdır. Meselâ Bill Clinton, kampanyası esnâsında çok ısrarla savunduğu Sağlık Reformunu, koltuğa oturduktan hemen sonra sümen altı etti. ABD ‘deki tıp sistemini kuşatan kuvvetler bunu istemiyordu. Kendisini çeşitli brifinglerle ikâz ettiler. O da aklını kullandı ve vazgeçti. Eğer bu tasarıyı hayâta geçirmek için mukavemet etmiş olsaydı onun da başına olmadık şeylerin geleceği muhakkaktı. Tıpkı bunun gibi Kennedy de ABD müesses nizâmının beklentilerinin hâricinde bâzı teşebbüsleri başlattı için kurban edildi. Kennedy’nin İsrâil’in nükleer silâh sâhibi olmasına karşı çıkmış olduğunu, Vietnam savaşını sonlandırmak ve mâdenî para basımını FED’den alıp hazineye devretmek istediğini biliyoruz.
Bunlar bardağı taşıran damlalardı ve nihâyette Katolik Kennedy karşısında Yardımcısı Evangelikal Johnson’ın yolunu açtı.
ABD’de Başkan olacak şahsın kendisinden beklenenler hâricinde marjinal herhangi bir çizgi tâkip etmesine müsaade edilmez. Müesses nizâmın ince dengeleriyle oynamak bağışlanmaz bir günahtır ve bedeli mutlaka ödetilir.Trump’ın, ABD târihinde bugüne kadar misli görülmemiş derecede bu işe soyunduğu âşikârdır. Trump kendisinden evvel gelen diğer Başkanlardan en fazla Andrew Jackson’a benzetilebilir. Ama bu sâdece gözükaralık seviyesinde bir benzetimdir. Trump’a bu gözükaralığı sağlayan iki unsurun mevcut olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki, müesses nizâmın çürümüşlüğü, siyâsî bir çıkmaza sürüklenmesi; ABD’deki vasat kitlelerin buna karşı duyduğu hınçtır. MAGA’cılık olarak bildiğimiz bir his kabarmasıdır bu. Trump bu kitlelerin sözcülüğüne soyundu. Arkasında büyük bir destek olduğunu düşündü. MAGA’cılığı içindeki siyonist/evangelikalist damar en büyük rezerviydi. Bu damar onu ABD’deki Yahudî sermayesine de bağlıyordu. Bu bağ üzerinden kazandığı cesâret onun müesses nizâm karşısında radikal bir konum almasına yardımcı oldu. Müesses nizâm tekmil kartlarını Ukrayna üzerinden Rusya husûmetine yatırmış ve bir bataklığa saplanmıştı. ABD.’deki MAGA’cı kitleler bundan son derecede rahatsızdı. Savaşın mâliyetlerinin zâten kötü seyreden ekonomi üzerinden kendisine yıkıldığının farkına varmışlardı. Trump, savaşları bitireceği, göçmen nefretini ve dışlamacılığını derinleştirmek sûretiyle ABD’yi düze çıkaracağını vaad ederek koltuğa oturdu. İçeride müesses nizâmın temsilcileri olarak gördüğü Demokrat kadrolara ve göçmenlere karşı hunharca bir savaş başlattı. Müesses nizâm düşmanlığını aşırı bir kânun, kâide tanımazlığa vardırdı. Hâriçte, Grönland ve Kanada meselelerinde olduğu gibi bunu tehdit ve şantajlarla devâm ettirdi. Ukrayna’da başarılı olamadı. Ama en azından Ukrayna’ya olan desteği çekerek bu eksikliğini bir dereceye kadar telâfi etti. Hatâ yaptığı yer Ortadoğu oldu. Abraham Anlaşmaları üzerinden Ortadoğu’da da bir Pax Trumpa tesis edebileceğini zannetti. Ama bu tasarım İsrâil’in vahşi siyonizmine çarptı. İsrâil’e elini uzattı, kolunu kaybetti. Kendisini bir anda İran savaşının bataklığında buldu. Şimdi oradan çıkmak için çırpınıp duruyor.
Trump’ın hesap etmediği, hesaplasa da yanlış hesaplamış olduğunu düşündüğüm başka bir husus vardı. Burada çok yazdık. MAGA tek parça bir yapı değildi. İsrâil’in Ortadoğu’daki vahşetine ortak olması, kendisini iktidâra taşıyan MAGA içindeki antisemit derin yapıları harekete geçirdi. Bunlar Trump’ı kendilerine ihânet etmiş bir lider olarak görüyorlar. Bu temâyiül giderek daha da kuvvetleniyor ve Trump’ın kitle tabanını eritiyor. Sâha araştırmaları Trump’ın Kasım seçimlerine doğru kendi desteklerindeki erimeye işâret ediyor.
Trump’a karşı tertip edilen sûikast teşebbüsü için iki ihtimâl var. Teşebbüs ya müesses nizâmıon kuvvetlerinden yâhut antisemit MAGA’cılardan geldi. Belki seneler sonra bu da ortaya çıkacaktır. Ama her hâlükârda Trump’ın artık bir istikbâli kalmadığını ifâde edebiliriz. En geç Kasım seçimleri, en erken ise bu yaz içinde Trump’ın defterinin dürüleceğini düşünenlerdenim.
Bu durum dünyâda ve coğrafyamızda büyük boşluklar doğuracaktır. Târih boşluk kaldırmaz. Herkesin bir B Plânı olmak zorunda. Eğer bunun tersi olursa, yâni Trump herşeye rağmen ayakta kalabilirse , vay dünyânın hâline.
Yazar: Süleyman Seyfi Öğün