Geçtiğimiz cumartesi sabahı ABD ve İsrail’in İran lideri Hamaney ve beraberindeki üst düzey yetkilileri hedef almasıyla başlayan savaş, uzun yıllardır devam eden bölgesel jeopolitik mücadeleyi yeni bir aşamaya taşıdı. Amerika’nın nükleer programa odaklanmayı tercih ederek İsrail’in bölgesel mücadelesine temkinli yaklaşma politikasını terk ettiği de kesinleşti. Netanyahu yönetimi, Trump yönetimini İran’la savaşa girmeye razı ederek bölgede mutlak hareket özgürlüğü sağlama çabasını en ileri noktaya taşımayı başardı. Elbette bu savaş ortamının gerek İsrail gerekse Amerika’ya maliyeti hiç de az olmayacak ancak İran’ın kısa vadede daha fazla kaybeden taraf olacağını öngörmek zor değil. Orta ve uzun vadede Amerika ve İsrail’in siyasi meşruiyet krizini iyice derinleştirecek olan bu savaş ortamı, İsrail’in bölgede ana aktör olma çabasını kaba güç kullanımı sayesinde pekiştirebilir ancak bunun Amerika’nın ulusal güvenlik çıkarına hizmet ettiğini söylemek mümkün değil.
AMERİKA NEDEN SAVAŞA GİRDİ?
Başkan Trump’ın ‘askeri operasyonlarla’ ilgili açıklamalarına bakıldığında, İran’ın nükleer silah sahibi olma çabası, balistik füze programı ve uzun yıllardır Amerika’yı hedef alan aktivitelerine son vermek savaşın ana hedefi olarak sunuluyordu. Trump bu operasyonların İran halkının rejime karşı ayaklanması için bir fırsat sunduğunu ifade ederek rejim değişikliği hedefinin de savaşın bir parçası olduğunu belirtmiş oldu. Ancak bu siyasi hedefleri hayata geçirecek ‘askeri hedef’ net olarak ortaya koyulmadığı için ciddi bir kafa karışıklığı söz konusu oldu. Trump Amerikan ulusal güvenliğinin yakın bir tehdit altında olduğunu ifade ederek anayasanın verdiği güç kullanma yetkisini öne çıkarırken Dışişleri Bakanı Marco Rubio da İsrail’in saldıracağını bildiklerini ve bunun Amerikan askerlerine saldırıyı tetikleyeceği için ön almak üzere harekete geçtiklerini söyledi. Başkan Yardımcısı J.D. Vance ucu açık bir savaş olmayacağını, Savaş Bakanı Pete Hegseth de rejim değişikliği savaşı yürütmediklerini söyleme ihtiyacı duydu.
Trump yönetiminin bu açıklamalarını hem savaşa İsrail tarafından sürüklendiklerinin hem de İran’ın beklediklerinden daha farklı bir cevap verdiğinin itirafı gibi okumak mümkün. Geçtiğimiz yılın haziran ayındaki 12 gün savaşı, Trump’ın verdiği 60 günlük sürenin bitişinde İsrail’in saldırısıyla başlamıştı. Trump nükleer tesisleri tamamen ortadan kaldırdığını iddia eden bir beyanla çatışmayı hızlıca sona erdirmişti. Ancak bu sefer iç siyaset gündeminin Minnesota, ekonomi ve özellikle Epstein dosyalarına odaklandığı bir dönemde İran’la hızlı sonuç alabileceği bir ‘kafa koparma’ operasyonunu tercih ettiği söylenebilir. Maduro operasyonu sonrasında iyice istediğini yapabileceğini hisseden Trump, haftalardır yaptığı askeri yığınakla İran’dan tam bir teslimiyet veya net bir anlaşma zaferi talep ettiğini göstermişti. Bu göz korkutmasının pek de işe yaramadığını görünce İsrail’in operasyonuna dahil olarak muhtemel bir başarının kredisini almak istemiş olabilir. Ancak bu siyasi değerlendirmeler ve İsrail’in operasyonlarının Amerikan politikasını belirleyebilmesi Trump döneminde ABD gücünün kullanımında çok farklı bir yere gelindiğini gösteriyor.
YENİ DENGESİZLİK, YENİ BÖLGE
Amerika uzun yıllar İran’ın nükleer silah sahibi olmamasına odaklanan bir politika takip ederek İsrail-İran bölgesel güç mücadelesini paranteze almayı yeğlemişti. Netanyahu’nun ve bazı Arap ülkelerinin İran’a saldırı çağrılarını yatıştırmayı veya geçiştirmeyi yeğleyen Washington, Tahran’ın nükleer silah sahibi olmasını kırmızı çizgi kabul etmekle yetinmişti. İran da nükleer silah eşiğinde olmayı pazarlık aracı olarak kullanarak müzakere etmeyi çıkarına uygun buldu. Ancak özellikle Hamas’ın 7 Ekim saldırıları sonrası İsrail hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını ve bölgede kendi lehine yeni bir dengesizlik düzeni arayışında olduğu sinyalini açıkça verdi. 7 farklı ülkeyi hedef alarak istediği herhangi bir hedefi herhangi bir ülkede vurabileceğini kabul ettirmeyi hedefleyen İsrail, Katar saldırısı sonrası Trump’ın baskısıyla Gazze konusunda geri adım atmak zorunda kaldı. Ancak bunun karşılığında da Trump yönetiminde İran’a karşı çok daha sert bir politika ve çatışmaya açık bir pozisyon elde etmeyi başardı.
İsrail’in öteden beri İran’ın varoluşsal bir tehdit olduğunu savunarak Washington’ı askeri operasyona ikna etme çabaları Trump’a kadar başarısız olmuştu. İlk döneminde Kasım Süleymani’yi ortadan kaldıran Trump, geçen haziran ayındaki 12 gün savaşında da İran’la gerilimi artırmaktan ve doğrudan çatışmaya girmekten çekinmeyeceğini gösterdi. 7 Ekim sonrası İsrail’in Hizbullah’ı ve Hamas’ı etkisiz hale getirmesi, Yemen’den İran’a kadar birçok bölge ülkesinde saldırılar düzenlemesi bölgesel denklemi değiştirdi. Suriye’de Esad’ın düşmesine de etki eden bu jeopolitik dönüşümün Tahran tarafından iyi analiz edilemediğini söylemek abartı olmayacaktır. İsrail’in bölgede mutlak hareket özgürlüğünü tesis etmeye çalışması ve ABD’yi de bu senaryonun sponsoru haline getirebilmesi, İran’ın görmek istemediği bir realite haline geldi. ABD’yle İsrail arasına ‘nifak sokmayı’ başaramayan İran’ın stratejik başarısızlığının altını çizmek gerekiyor. Trump’a istediği siyasi zaferi vererek İsrail’i yalnızlaştırmayı beceremeyen İran, Amerika’nın askeri yığınağını dahi yeterince ciddiye almamış görünüyor.
KİM KAZANIR, KİM KAYBEDER?
Savaşın bu aşamasından sonra ABD ve İsrail’in askeri olarak üstünlük kurmaları mümkün ama kesin bir zafer kazanabileceklerini söylemek kolay değil. İran ilk iki gün içerisinde düşük maliyetli balistik füze ve dron kapasitesinin Amerika’ya büyük maliyet üreteceğini ve bu çatışmanın hızlıca sona ermeyeceğini gösterdi. Washington da henüz en büyük dalga saldırılarını gerçekleştirmediğini ifade ederek önümüzdeki haftalarda çatışmanın şiddetinin artabileceğine işaret ediyor. Amerika’nın İran’ın sınırlı donanma gücünü hızlıca etkisiz hale getirme gücü olsa da balistik füze kapasitesini kısa sürede etkisiz hale getirmesi zor. Gerek mobil füze rampalarının ülkenin farklı bölgelerine dağılmış olması gerek dron ve gelişmiş füzelerinin envanterinin bilinmemesi bu sürecin ne kadar vakit alacağını belirsiz kılıyor. İran rejiminin yıkılması senaryosu ise çok daha havada kalıyor. Trump yönetimi İran’ın balistik füze rampalarını ne kadar hızlı bulup yok edebilirse o kadar hızlı zafer ilan edip geri çekilme opsiyonuna sahip olabilir. Ancak ilk birkaç günde görülen resim, bu sürecin uzun ve masraflı olacağını gösterdi.
İran nükleer kapasite geliştirme çabalarının Amerika tarafından ciddiye alınmasını ve bu sayede müzakere masasında olmayı uzun yıllar stratejik bir kazanım saydı. Ancak Trump yönetiminin klasik Amerikan politikasını çok daha İsrailci bir çizgiye taşıması ve 7 Ekim sonrasında İsrail’in bölgede yeni bir mutlak üstünlük arayışına girmesi İran’ın gözünden kaçan kritik gelişmelerdi. Bu jeopolitik değişimi takdir edememenin maliyeti de Tahran’ın Körfez ülkelerini İsrail ve ABD’nin yanına iten bir savaş ortamına sürüklenmesi oldu. İran bu savaşı hem Amerika hem de İsrail için çok maliyetli kılabilir ancak bölgesel istikrarın sağlanması uzun zaman alacak. Arap dünyasıyla oluşan güvensizlik ve çatışma ortamının tamir edilmesi ve normalleşmeye dönülmesi de kolay olmayacak. İran Amerika ve İsrail’e boyun eğmediğini savunabilir ancak düşmanının işine yarayan bölgesel istikrarsızlık kısır döngüsünü aşamaması kendisi açısından bir başarısızlık olarak kayda geçecektir.
Yazar: Kadir Üstün